izlediklerimden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
izlediklerimden etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2017 Perşembe

'Kendine Doğmak'


Animasyonu izlerken hastanın doktora bagırdıgı sahnede Berin Tuncel farkındalığı ile bağırdığımız kişiler aslında kendimiziz kendimizi ikna etme çabası demişti

izledikçe filmin sonunda baş karakterimizin aslında doğmak üzere olan bir bebek oldugunu ve dışarı cıkmaya direndigini anlarken aslında doğmamakta inat ederken kendine inat ettigi yaratılışına bağırdıgını bunu da stabil durumda kalıp güvenligini sağlamaya çalısırken yaptgını farkediyoruz
animasyonda muhakkak bir çok farklı yönden bakılarak bir çok şey yazılabilir zamanla aklıma geldikçe bu başlığın altına yazabilmek için bu başlığı açıyorum

Kendine doğmak kitabıyla oldukça paralellik gösteren bu animasyon aslında kitabın bizlere direndigimiz şeylerle kendimizle yüzlesecegimizden haber verirken aslında gözümüzde büyüttügümüz şeylerin icine hapsoldugumuzu ve kendi zindanımızı kendimiz oluşturdugumuzu da ifade ediyor aslında alttan mesajlarla

Ne sancılı iş doğmak!
Kendinle yüzleşmek!
Kaçtıkça kendini bulmak!
Hep kendin
kendin
kendi!




24 Şubat 2016 Çarşamba

Being a loser...

Dwayne: I wish I could just sleep until I was eighteen and skip all this crap-high school and everything-just skip it.

Frank: Do you know who Marcel Proust is?

Dwayne: He's the guy you teach.

Frank: Yeah. French writer. Total loser. Never had a real job. Unrequited love affairs. Gay. Spent 20 years writing a book almost no one reads. But he's also probably the greatest writer since Shakespeare. Anyway, he uh... he gets down to the end of his life, and he looks back and decides that all those years he suffered, Those were the best years of his life, 'cause they made him who he was. All those years he was happy? You know, total waste. Didn't learn a thing. So, if you sleep until you're 18... Ah, think of the suffering you're gonna miss. I mean high school? High school-those are your prime suffering years. You don't get better suffering than that.

" Miss little sunshine "

***
@biryudumkitap

Paulo Coelho - Piedra Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım
...
Kendini tehlikeye atmaktan korkan kişiye ne yazık! Çünkü o kişi belki de hiç düş kırıklığına uğramayacak ve peşinden koşacak bir düşü olanlar kadar acı çekmeyecek. Ama dönüp de arkaya baktığında (Çünkü her zaman, sonunda dönüp arkamıza bakarız.), yüreğinden şu sözcüklerin döküldüğünü duyacak: "Tanrı'nın, yaşadığın her güne ektiği mucize tohumlarını ne yaptın? Yaradan'ın sana bağışladığı yetenekleri ne yaptın? Hepsini bir çukura gömdün, çünkü onları yitirmekten korkuyordun. İşte, şimdi elinde kalan, yaşamını yitirmiş olmanın kesinliği.”
    Bu sözleri duyan kişiye ne yazık! Mucizelere o anda inanacak, ama varlığının büyülü anları geçip gitmiş olacak.
...


10 Mayıs 2015 Pazar

"Fıtratın dili"

Nazan bekiroğlundan alıntıdır.

" Kadın (Sadece Bir Sahnede/Peçesini indirmesiyle)

Daha düne kadar yüzüm açıktı sana. Aramızda masumiyet ihlaline dair bir hece yoktu. Çünkü senin farkında olmadığım gibi benim farkımda olduğunun da farkında değildim. Ama şimdi bir bilmek halindeyim ki yüzüm, keskin inen bir satırın gürültüsünde, her şeyi karanlığa boğan bir perdenin düşüşü kadar ani ve kesin, senin yüzüne kapalı bundan böyle.

Çünkü beni fark ettiğin anda ve bunu benim de bildiğim anda ne senin senliğin ne de benim benliğim kalır. Geriye sadece içimizde taşıdığımız Âdem ve Havva ve aramızdaki ezel olasılığı kalır. Bu yüzden şimdi sadece yüzümü değil kalbimi de her an izleyen bir çift göze dair terbiyeyle, aramıza bir uçurum koyuyorum. Senden kaçıyor, kendimi senden gizliyorum.

Ama. Aşkın koşulanda değil kaçılanda, açılanda değil kapananda olduğunun da bilgisindeyim. Peçemi örterek açıyorum sana kapılarımı. Dahası ezeli bir bilginin ürpertisi yüzüme sinerken aramıza bir senlik ve benlik davası sokuyorum. Seni ben karşısında tanımlıyorum yani. Sana yer veriyor, baha biçiyorum. O dairede kendimi tamamlıyorum. Senden gizlenerek seni sen, beni ben yapıyorum. Böylece benim için taşıyabileceğin bütün anlamların farkında olduğumu da beyan ederek benim kadın senin erkek olduğumuzu yüzüme indirdiğim şu peçede aşikâr ediyorum. Bu halimle seni bir mümkün olarak gördüğümü itiraf ediyor, senle ben arasındaki bütün ihtimallere evet diyorum. "


7 Mayıs 2015 Perşembe

Teslimiyet

İnsan Allaha öyle teslim olmalı ki onu öldürmeye gelen kişi onda hayatı bulsun. Katilinin hayat sebebi olacak insan. ALLAHA Teslim olmak demek bu demek!!

Dipnot; Diriliş Ertuğrul dizisinden alıntıdır.

Rab böyle bir teslimiyet nasib eylesin. Pusu kutanların tuzak kuranların hayat sebebi olmayı nasib eylesin inşallah.



Posted via Blogaway


27 Ocak 2014 Pazartesi

Izdırap

'' Apansız hiçbir şeye sahip olmamak, ne müthiş bir güç ve güzellik barındırır!
Izdıraplar hep bekleyişlerin ürünüdür. ''

 Ali Şeriati

Apansız hiçbir şeye sahip olmamak... ''Fight club'' filminden hatırlarsınız... evi, her şeyi bir anda yanıyordu. Hiçbir şeyi kalmıyordu sonrasında değişimin bu sahneden sonra olduğunu hatırlayınız. süregelen sisteme isyanlar bu noktadan sonra başlamıştı. 'kendi olmaya ' işte bu noktadan sonra başlamıştı.

İşte bu söz bana o sahneyi hatırlatır. Aslında hep sahip olmak isteriz hatta sahip olamadıkça hayıflanır üzülürüz. Hatta ve hatta sahip olamamızdır bizce üzüntümüzün nedeni... Filmde evin yanmadan önceki halini gösterirken her bir eşyada etiketler vardır barkotlar.. işte bu etiketlerin tutsağı olmaktır var olduklarımız bizi özgürlüğümüzü kısıtlar... hiçbir şeye sahip olmayan başröl işte bu noktadan sonra kendini güçlü hissetmeye ve sesini duyurmaya sisteme karşı çıkmaya başlar.

Düşünürüm o gücü... hiçbir şeye sahip olmamama gücüne... ne yaman çelişkidir içimdeki deli gibi onu bunu isterken... bir yandan da kurtulmak isterim. Kaçışlarım için sorundur çünkü sahip olduklarım. beni durduran yegane şeyler...

Sabit bir evim olmasındansa karavan sahibi olmak isterim o yüzden... yada yok yok o bile fazla... illaki başını sokacak bir yer olur, bulur insan... ama işte onu bunu da taşımak istiyorum ve gezdikçe hayli yorulduğumu hissediyorum. :) komik değil mi.... aslında bu da bir tür çelişkinin ürünü. Tam olarak özgür olamayışımın müsebbibi. hala orda bir yerde içimde sahip olmayı düşündüğüm ayrılamayacağımı düşündüğüm şeyler var ki taşımak istiyorum kendimle beraber... oysa umarsızca çıkabilseydim yola...

'' into the wild '' filmini hatırlayın... her şeyini bırakıp çıkmıştı dağlara bayırlara. yapabilir miyim öyle bir şey diye ne çok sınadım kendimi. Ailemin benden beklentilerini diplomamı her şeyi bir bir önlerine koyup, ben gidiyorum diyebilir miydim? Neydi beni engelleyen? Neyin tereddütüydü bu kadar isterken... Bu kadar arada kalmışken... alışkın olmadığına mı adım atmak? zora mı düşmek? hadi ama... kolaya bile kaçamıyorsun ki sen... alışkanlıklarını gözardı eden biri de değilsin hani... hep farklı bir arayıştı hani aradığın...

Film de ki society şarkısı da aynı şeyi dile getirmiş bakın;

''you think you have to want
more than you need
until you have it all you won't be free ''




http://www.youtube.com/watch?v=pRUGvArWXLk


Yok her yiğidin harcı değildir çekip gidivermeler...
Unutma ki beni burada tutan her bir şey beni gün be gün daha çok içine alacak...


6 Nisan 2013 Cumartesi

Zerkalo ve Uçuşan fikirler


 
Zerkalo;  1975 yapımı Tarkovsky sinemasının baş yapıtı olarak bilinir. 

 Replikleri şiirlerle sanki  yansıma yaparak kulaklarınızdan beyninize nüfus ederken, gözleriniz  da vinci’nin tablolarında ki iki temel özellik olan; durumu son derece sakin bir bakışla ele alma ve aynı zamanda tam zıttı duygularla da zihninizde yer alabilme özelliklerinin benzerini yaşarsınız. Tekrar tekrar baktıkça başka bir ipucu gözünüze ilişir. Ya da-ları sıralarsınız ansızın… Tereddütleriniz duygularınız sorgulamaya dönüşür. Baştakini sonda sorgularken sondakini başa sorar olursunuz film bitince içinize kulak verir geçen dakikalarca içselleştirmeye devam edersiniz.

Başlangıçta sorgulama ve hissiyatla izlediğiniz filmler aslında tarkovsky i de anlama ve tanıma yoludur. Filmleri izledikçe ve okudukça ondan bir parça öğrendiğinizi anlarsınız. Zerkalo da tarkovsky i tanımak için en güzel örneklerdendir. Bizatihi insanı anlamak için çocukluk anıları denilen anılarından yola çıkmıştır yönetmen ve dahi üstüne sinema sanatını kullanarak sanatçı olma yetisiyle özgünlüğünü sanatında haykırıp kendini belli etmiştir sıkça.

Filmden tarkovsky e tarkovsky den filme geçişimi yadırgamayın bu yüzden efendim ; J

Sinemanın en temel ögesinin gözlem olduğunu ve haiku’nun o saf gözlemlerini oldukça çok seven tarkovsky bu sebeple olsa gerek bir  film için şunları dile getirir;

 ‘’Film, hayatın dolaysız gözleminden doğar. Bu benim için, filmsel şiirin en doğru yoludur.’’

Ve bu gözlemleri  diğer filmlerinde olduğu kadar zerkaloda da özellikle çok derinden hissederiz.

Tarkovsky gözlemlerinin şöyle bir özelliği var sanki.  İnsanın hayatında karşılaştığı olası şeylerle aklımızı allak bullak edebiliyor ve bu olası şeylerin içimizde bir yerlerdeki anılarımızı ve duyguları dürtebilmesine olanak sağlıyor.

Şöyle ki her bi tarkovsky filmi izlediğimde bir iki gün kendime gelemiyorum. Ve filmi bitirdiğim anda öylece durup bir düşünüp bu filmde neydi şimdi diye tarifsizlik ruh hali içine giriyorum. Sonrasında ifadelerim toparlanmaya ve olayı anlatmaktan çok şunları hissettim acaba şu da bu muydu kileri sorgulamaya başlıyorum.

Başta dediğimiz da vinci tablosu gibi misali için; ‘böğürtlenler önünde genç bir kadının portresi’ adlı tablosu da buna istinaden olsa gerek ; babanın savaş sırasında çocuklarıyla buluştuğu sahnede yer alır. Ve başka bi his de gençlik yıllarındaki çocuğun annesinin gelecekte eşi rolünde oynayan oyuncuyla aynı olduğunu gördüğümüzde ki algılarımızdır. Algımızı ve dahi zaman kavramını allak bullak eder zihnimizde yönetmen böylece.

Savaş sahnesi evet çocukluk yıllarında bir de savaş sahnesi yer alır filmde… bakın kendi ağzından alalım o parça nasıl yer aldı filmde;

’Bir zamanlar, yani filmin çekim çalışmalarına başlamadan yıllar önce, bana acı veren bu anıları kağıda dökmeye karar vermiştim, hemen bir film olması şart değildi. Bir keresinde de savaş yıllarındaevlerin boşaltılmasıyla ilgili bir öykü kalame almak istemiştim,askeri eğitim olayı ana kurguyu oluşturacaktı. Ama bu konunun, uzunca bir öykünün  ya da novella nın ağırlık noktasını oluşturamıyacak kadar önemsiz oldugu ortaya çıktı. Bende vazgeçtim. Ama çocukluğumda beni bu denli etkileyen bu öykü bana eziyet etse bile anılarımda yaşamayı sürdürdü, en sonunda filmimim küçük bir epizodu olarak yerini aldı. ‘’

Düşünelim mi az… acaba bizde neler oldu bitti… bizim savaş anılarımıza? Çocukların zihinlerinde yer alan o sahnelere ne oldu? O çocuklar büyüdü ve bizlerin dedeleri olan o zihinler neler çekti ve bize bunlar nasıl yansıdı? Hayır hayır sadece savaşlarımız da değil daha bizler yokken bizim dedelerimizin zihninde yer edenler ve dahi benim öyle bir anım olmasa da hala o zamanların acısını sızısını hissettiğim o anlar…

Ahh evet savaşlarımız… sonrasında kurtulduk kurtulmak için dediğimiz inkılablarımız… belleklerimizi geçmişimizi varımızı yogumuzu ve silinenler… evet yazılı kaynaklar yok oldu evet dilimiz yok oldu. Ama ya anılar? Ve o zamanların kahırlarının bu güne yansımaları? Bir çok şeye neden diyoruz yine başkalarına kızıyoruz? Nedendi acaba?

 Her şeyi silmişler ama anılar kalmış kalırmış işte! Her şeyi süpürmüşler toz yıgını olmuş üstü örtülmüş ama çakılan çivinin yerinin kalması gibi izleri durmuyor mu sizcede? hala umut var hala bişi var… Yanlışları fark ettikçe benligimiz anılarımız canlandıkça ve dahi başımızı çevirdikleri yöne değil istediğimiz tarafa bakma iradesi gösterebildikçe de umut olacak inşallah.

Konuyu dağıttıktan sonra şöyle toparlamaya çalışayım ; J

Zerkalo’da tarkovsky babası arseny tarkovsky’nin şiirlerine oldukça sık yer verir. Filmde replikler neredeyse şiirlerdir. Yavaşlatılan yada bişilerin değiştiğini hissettiren bu anlarda özellikle şiirlerin vurgusu yönlendirme olmaksızın izleyiciyi başka diyarlara götürür ve adeta izleyene açık bırakılmış bir kapıdır bu anlar.

‘’ Şiirsel bağlantılar, olağan üstü duygusal bir ortam yaratarak seyirciyi harekete geçirir. Seyircinin hayatı tanıma faaliyetine katılmasını özellikle sağlar, çünkü ne hazır bir sonuç sunmakta ne de yazarın katı talimatlarına dayanmaktadır.kullanıma açık olan tek şey, canlandırılan görüntülerin derin anlamını bulup keşfetmeye yarayan şeydir. ‘’

Zihinde ve benliğinizde bu tür etkisi olacak bir film zerkalo. Yaşanmış olaylar sonrasında varılan sonuçları acılarını borçlu hissettiği insanları dönemin kendisindeki etkilerini…  filmde var olan bu tür şeyleri neden seçtiğini anlayabilmek için tarkovsky nin şu ifadelerine de göz atmakta yarar görüyorum.

‘’ Sonuçlarla uğraşırken ister istemez kaynağa, yani sebeplere geri döneriz, yani –biçimsel olarak konuşacak olursak-bilincin yardımıyla  zamanı geri döndürürüz!  Ahlaki anlamda da sebep ile sonuç sürekli birbirleriyle yer değiştiren bir bağ oluştururlar. Ve bu durumda insan, ister istemez geçmişine geri  döner.’’


‘’ Bir kimse bize örneğin çocukluk anılarını anlattığında elimize o insan hakkında geniş bir bilgiye sahip olmaya yetecek malzeme geçmiş olur.  Anılarını hafızasını kaybetmiş bir insan hayali bir varoluşa hapsolup kalmıştır. O artık zamanın dışına düşmüş ve görünür dünyayla arasında bir bağ kurma yeteneğini yitirmiş bir insandır. Bu ise onun deliliğe mahkum edilmesi anlamına gelir. ’’

Herhangi bir kurguyu ya da yalan bir öyküyü değil hayatın içinde var olan değerleri sinema sanatının etkisiyle haykırır adeta tarkovsky…  yetmezdi tek kendi hayatı insana. Sonsuza aç bi yaratık çünkü insanoğlu. Tek bir yaşam sonlu şeylerle yetinmez asla! Demi, neden zamanda çokluğa ihtiyaç duyardı insan?

‘’ Genelde insan, yitirilmiş, kaçırılmış ya da henüz erişilmemiş zaman yüzünden sinemaya gider. Hayat deneyimleri arayışı içinde oraya gider, çünkü sinema, başka hiçbir sanat türünün başaramayacağı kadar insanın olgusal deneyimini genişletir, zenginleştirir ve derinleştirir, hatta yalnız zenginleştirmekle de kalmaz, adeta gözle görülür bir şekilde uzatır da. Yoksa ‘star’lar, bıkkınlık veren konular, günlük hayatı unutturan eğlence değil.  ‘’

Filmde geçmişe dönme halleri gelecekle iç içe geçmiş ve zaman kavramı da sorgulatılmıştır adeta… filmin ilginç ve en önemli yönlerinden biri de zaman kavramı hususudur.

Filme başlarken oldukça önemli noktalara dikkat çekiliyor ve sonrasında filmi başlatıp o cümlelerde geçenleri hissediyoruz gibi geldi bana. Ne bileyim yani sona yaklaşırken aa tam da başta şunu demişti dedim birkaç yerde. Yani direk bu film şudur olaylar şunlardır öncesi ve sonrası da şudur diyemememi biraz garipsesem de film bitiminde boş, boşluk değil bir şeylerin soruları ve böyle duymayı istediğiniz beklediğiniz şeyleri tanıdık ama uzak olan şeyleri görüp bir duraksama hali oluyor gibi.

’Sonuclarla uğraşırken ister istemez kaynağa, yani sebeplere geri döneriz, yani –biçimsel olarak konuşacak olursak-bilincin yardımıyla  zamanı geri döndürürüz. Ahlaki anlamda da sebep ile sonuç sürekli birbirleriyle yer değiştiren bir bağ oluştururlar. Ve bu durumda insan, ister istemez geçmişine geri  döner.’’

Mesela aklıma geldiği kadar sıralayacak olursam;  filmde yoldan sapıp içeriye sırtı dönük bayana yaklaşan adam ve oturdukları çit kırılıp düştükten sonra - evet bence bu düşüş öylesine bir düşüş olmamakla birlikte düştükten sonra- arı vızıltısının sesi yoğunlaşması kulaklarımızda enteresandır  ki adam şunu söyler zaten;

’ Dinle, düştüm ve ilginç bir şeyler buldum. Şu köklere, şu otlara bak. Hiç bu bitkileri merak ettin mi? Şu bitkiler hisseder, bilir, hatta anlarlar… ağaçlar, bu fındık çalılığı…
-          O bir kızıl ağaç
-          Fark etmez! Biz etrafta koşuştururken ve basma kalıp konuşurken…
Bu içimizdeki doğaya güvensizliğimizden kaynaklanıyor. Her zaman bu şüphecilik, telaş ve durup düşünecek zamanımız yok! ‘

Fark etmek için düşmek gerek gerçekten de. Başımıza bişi gelmesi  gerek!  Ve evet dibimizde duran şeylerin gerçekte ne olduğunu farkedemiyoruz ha kızıl ağaç ha fındık ağacı… Doğayı fark etmek, güvenmek, durup düşünmek…  fark etmez demiş yönetmen; fark etmemeli gerçekten, yada fark edecekse neden fark etmeli yada ismini bilip hissetmemek mi o ağacı kadının ki gibi yada ismini bilmesen de sadece hissetsen mi doğayı, kulak verebilsen mi adamın düştükten sonra farkına vardığı gibi?

Bazen yanı başında olandan çok dışarıdan gelip bakanlar fark eder ya o misal sanırım adam bilmiyor ismini ama fark etmez! Sonuçta fark etti varlığını ve dinledi agacı, doğayı…

Burda o adam o tarlada eve yaklaşırken kullanılan bir ifade vardı; 

’ Genelde insanları tanırız, Tarlanın ortasında çalıların arkasında belirir belirmez! ‘’


Komiktir ki bu sahnenin olduğu yeri durdurup düşündüm ve sardım. Bir o kadar tanıdıktı aslında ama bir o kadar da uzaktı.

 Unutmuştum sanki, sahi birini beklemeyeli ya da bu şekilde yoldaki seslerden gelen geçenlerden dönenlerin olduğu bir yerde yaşayıp yani yolu gözleyip ‘’bekleme’’ halinde olmayı ‘’yolunu gözleme’’nin ne oldugunu unutalı epey olmuştu.

Hatırlıyorum da küçükken babamı beklerdik mesela eve gelsin diye kapı tıkırtısı, kapıya vuruş şekli beklenen anı sabırsızlatan merakla beklediğin bir senfoni sanki , gerilimli değil heyecan ve umutla bekleyiş ya da bahçeli evi olan anneannemlere gittikçe bilirdim ki kapının önüne araba durursa o tanıdıktı akrabalardan biriydi ya eniştemdir ya babam. Ya da dedemin cami yolunu gözlerdik parka gitmek için o cemaat içinde bizim yola sapan kişi dedem olurdu, evet! Yol ayrımında beliren kişiyi tanırız genelde!

 Ama işte neden uzakta kaldı acaba bu sesler bu ruhi hal. Durup düşündüm ne zamandan beri uzak ve uzaklaştıran şeyler nelerdi?

 Birincisi büyümüştüm evden uzaktım ailem akrabalarım yoktu yakın çevremde artık ve bambaşka telaşlar sarmıştı aklımı. Durup düşünecek vaktim yoktu dahası bekleyecek vaktim telaşlıydım hep. Sonra tabi bekleyecek insan da yoktu. Hayır hani hiç mi insan yoktu beklenen gelmesi  desem komik, evet aslında vardı cidden ama düşünsene telefon diye bişi vardı artık ve evler bahcelı degıldı yolu görmuyordu mesela kı yolda beklenen kısı dönünce tanıyalım. Beklenen ya mesaj atardı ya arardı telefonla dışarının sesine kulak verilmez ki şimdiler versem versem ne duyarım biliyor musunuz korna sesleri!  Ana caddeden gecen yığınla aracın sabırsız ve telaşlı korna sesleri. Bekleme devri değişti sanki bi de böyle bir durum var.
Neyse… 

Filmde bu doğanın sesini dinleme hali o kadar baskın hale getirilmiş ki rüzgarın tarladaki sesi  hissedilirken devrilen eşyaların sesini silmiş atmış yönetmen metal kap yuvarlanmış ama onu değil rüzgarı duyuyoruz biz! Belki de öyle olmalıyız, bize bişi anlatırken doğa dikkat kesilmeli ve anlayabilmeliyiz, hissetmeliyiz!
Rüzgar metaforunun güçlü bir etkisi var filmde.

 Yangın başlamadan boş odada masanın üstünde duran bardak yine bir önceki izlediğim stalker in son sahnesini canlandırdı zihnimde. Sonra matrix geldi aklıma kel çocuklar filan bulandı gitti aklım alakalı alakasız bilmiyorum işte öyle oldu .

Tavanın dökülüp düştüğü sahnede ise mevzu direk gerçekliği sorgulattı. İnsanın varsaydığı gerçekler mi yıkılıyordu ve bu gerçeklik duygusu da sanırım inception  filmini hatırlattı orda da rüyanın içinden çıkarken  varsaydığımız gerçekler yıkılıyordu o dünyamızda işte bu sahnede de evet işte gerçekler yıkılıyor dediğim anda ayna da kadının yaşlı halini görüyoruz. Zaman ve gerçeklerimiz. Yine ve yine durup düşünmeye sevkeden hayatta önem verdiğimiz yegane verilerimiz.

Dücane cündioğlu şunları der gerçekler için;

‘’ Bilmediğimiz gerçekler varmış. Oysa gerçek, zaten bilmediklerimizin adı. ‘’

Biraz ürkütücü aa kim yalan diyebilir? Gerçekleri çıkarmaya çalıştıkça insan gerçek kabul ettiği şeylerin arasında kayboluyor.

Ve necip fazıl üstadın şu dizeleri akla geliyor hemen;

‘’ An oluyor bir garip duyguya varıyorum; 
Ben bu sefil dünyada acep ne arıyorum?... (1939)
‘’

 Eğer bir tabusu da yoksa insanın bir şeyi gerçek kabul edecek işte o zaman yaşam enerjisini kaybetmeye başlıyor. Aslında bir çoklarımızda bu boşluğa düşmemek için var kabul ettiği yanlışında ısrar etmiyor mu? Hatadan dönmek demek bazılarımız için gerçeklerini yok saymak demek.

Madem hakikatlerimiz hakkında şüpheye düşebiliyoruz gerçeklerden O’na değilde O’ndan gerçeklere gitmek en dogrusu olsa gerek; bakın üstad bir başka dizesinde de şöyle demiş bunu ifade etmiş sanki,

‘’ Allaha hakikatten yola çıkmak, meşakkat;
Allahtan yola çıkıp varılan şey, hakikat… (1974) ‘’

Aynı şekilde filmde masadaki bardağın izinin geçişini beklerken de aklım o rüya içinde rüya sahnelerine kayıyor. Gerçeği yalandan ayırmak için var saydığımız verilerimiz var. Olmaması gereken şeyi beklemediğimiz yerde görünce şaşakalıyoruz.

Hiç bitmeyecek sandığımız anlarımız ve zamanlarımız ve tek doğruymuş gibi kabullenip telaşla koşturduğumuz gerçeklerimiz… zaman neye tekabül ediyor oysa? Gelecek derken geçmiş derken biz an neydi biliyormuyduk? Ya da bilsek bile bunu tek gerçeğimiz mi yapmalıydık? Bilemedim yine bişiler kaşındırıyor zihnimi ama bulup çıkaramıyorum hissi, sadece bilmiyorum.

Zaman için aklıma hemen şu satırlar geliyor sonrasında;

‘’ Stavrogin: …..apolcalyps’te melek, bundan böyle bir zamanın olmayacagını ilan eder.
Krillov : biliyorum. Orada bu,yoruma yer bıraktırmayacak acıklıkta yer almıs. Bütün insanlar mutluluga kavustugunda da ortadan kalkacak, çünkü  artık gerekmeyecek… çok doğru bir düşünce.
Stavrogin : peki ama zamanı nereye saklayacaklar?
Krillov : Hiçbir yere, zaman bir esya mı? Hayır, yalnızca bir düşünce. Zihinlerden silinip gidecek.
Zaman, ben’imizin varlığına bağlı bir koşuldur.  zaman bizi besleyen bir atmosferdir. Varlık ve varlık koşulları arasındaki bağ kopunca ,kişi ve onunla birlikte kişisel zaman ölünce, zaman da ölür.’’

Çok derin değil mi? Zamana sıkıştırmaya çalıştığımız şeyler, koşuşturduklarımız esasen hepsi birer kabul. Neyin kabullerine inandırıyoruz kendimizi? Kime göre yaşıyoruz? Ee üzüldüğümüz sevindiğimiz şeylerde bu kabullere göre şekillenmiyor mu? Zihnimizdeki fikirlerdir bizleri üzen yada sevindiren. Düşünsenize o halde biz başkasının kabullerine göre seviniyor ve üzülüyoruz… çok saçma değil mi sizcede…  ahh bir daha düşünmeden sevinmeyeceğim de üzülmeyeceğimde diyebilir miyiz peki? Hayır… ne yazık ki hayır… o halde yapabileceğimiz tek şey fikriyatımızı bu bilinçle doldurmak, bunun farkındalığını hep diri tutmak, yapabildikçe zamanla göreceğiz ki sevindiklerimizde üzüldüklerimiz de değişecek ve olması gereken yere rayına doğru yön bulacaktır diye umut ediyorum.
Evet filmde de dediği gibi ‘’sözcükler yeterli değildir insanların hislerini anlatmaya’’ 3 gündür konuşmadım kimseyle dediğinde telefonda annesine durumu açıklar adeta oyuncu.

Evet bazen sözcüklerle kendimizi ifade edemedikçe benim de bu yazıda sıkça yaptığım gibi yetersiz kaldığını hissettikçe benzeri kelimelere sarılıp, dolduruyoruz cümlelerimizi. Yanilerimiz amalarımız aslındalarımız ardı sıra dizilmeye başlıyor değil mi…



 Sadık yalsızuçanların bir öyküsünde geçiyordu; 

 ‘’ bak ağbi edat başlayınca orda bir sorun var demektir.’’

 Şuan hatırlayamadığım bir başka yazıda da;  ‘’ama dan öncesi bir hiçtir! ‘’ diyordu.


Oysa yetersiz bilmelisin ki her şeyi izah edemezsin, bilmesin ki arada durup dinleyebilmelisin sana anlatılanı, doğanın anladıklarını… o halde nedendir bunca çaba bilmiyorum açıkcası, insan bi noktadan sonra sadece hissedeyimle yaşayım okuyayımla da yetinmiyor yazayım anlatayım da istiyor ne yazık ki.

Bir de unutmadan Kuş metaforu vardı anlayamadığım; açıklayamadığım belki özgürlüğü anlatıyordu ama çocuk giderken sürülürlerken şapkasına konmuş olan kuş adamın hastanedeki yatağında bucağında gözüküyor yeniden ve salıveriliyor. Aslında yakalanırken de kaçmamıştı oysa, özgürlük demek de olmaz gibi. Salıverilmek özgürlük müdür? Olmamalı bence. O zaman bu başka bir imge daha bizlere sorgulatan ve kendimizde aratan…

Sabrınıza sağlık ola...

10 Mart 2013 Pazar

Stalker_

 Film bittiğinde cümleleri kafadaki soruları nasıl toparlayacağınızı bilemediğiniz bir etkisi var. kafanızı allak bullak etmeye yetecek derecede güçlü. yani şu şudur dedirtmiyor film bir sürü soru işareti bırakıyor. en çok dikkatimi çeken şeylerden bahsedeyim kısaca… 

Tutku hakkında geçen düşünceler oldukça dikkatimi çekti mesela; herkes tutkuyu bir haz olarak değerlendirir hata bilirsiniz bisküvisi bile var ve reklam tamamen tutkunun hazzını anlatır. ancak bu filmde dikkatimi çeken şey tamda burası diyorki ‘' tutku bir duygusal enerji değildir insanların ruhlarıyla dış alem arasındaki çelişkidir aslında''. 

İstedikçe isteriz çelişkiyi deştikçe artar; bu istek acaba haz aldığımızdan mıdır duygusal bir açlık mıdır yoksa kendimizi tanımak için bilmek isteme arzusu yada tanımlayamadığımız iç ve dış arasındaki bağlantılardaki sorunlar mı? 
peki tutku bir arzu değil midir yani? eğer filmdeki gibi çelişkiyse çelişkiye acıkan bir insanoğlu… biraz garip gibi; toparlayabileceğimi sanmıyorum şuan bunun gibi aynı cümleler etrafında dönen tonlarca soru sorulabılır. 

Başka bir noktaya geçeyim sizi sıkmadan belki de saçma bir nokta takıldığım yer * 



Oldukça manidar başka bir husus ise filmde geçen güçlü ve güçsüzlük hakkındaki yorumlar… güçlendikçe ve katılaştıkça insan ölüme yaklaşır gibi bir ifade kullanmış yönetmen ve insan ne kadar aciz güçsüzse varlılığın izleri görülür. burası da çok hassas bir mevzu bence. insanoğu sürekli güçlü olmaya çalışır halbuki. acı verici bir çelişki var. ve kendim için söyleyim duygusallığı sevmem oldukça uzaklaşmaya çalışan biriyim yani katılaşmaya duygusuzlaşmaya çalışırım. oysa yönetmene göre bu ölüme yaklaşmak. bilmiyorum belki de benim ki yaşamdaki acıyı hissetmemek için ölmek istemek belki bir yorgunluk. ölümü istemek de yanlış aslında o da ayrı bir mevzu… ölümü istemeyin imtihan süremi kısat diye dua edin demişti yanlış hatırlamıyorsam peygamber. bazen istememek için çok uğraşmam gerekiyor itiraf etmem gerekirse… neyse filmden çıktım sanırım * geçtim... 


Kuru tünel diye adlandırılan şelaleli geçit alanının insanoğlunun şakası olduğundan bahsedilmiş. komik mi trajik mi… insanoğlu o kadar çok şaka yapıyor ki aslında… ve bir çoğumuz kuru denildi diye dibimizden geçen şelaleyi göremeyip kuruymuş gerçekten diyebilecek kadar aptallaşıyoruz 

Filmin iz bulurken kullandıkları metaforları ve iz sürüş biçimleri bir sonraki adım için gelebilecek tehlike için sürekli bir tetikte olma hali ve hep bir metaforla öncesinde deney yaparak ilerlemeleri; ulaşmak isteyenlerin birinin kimyacı birinin yazar olması ve olaylar hakkında ilerlerken kendi iç dünyalarında bişileri sorgulamaları bana yoğun bir şekilde küp filmini hatırlattı nedense…. 

Yalnız burada yazar ve kimyacı var ama stalker olarak adl edilen kişinin mesleği yada yaptığı işi umutları insanlıktaki amaçsız gibi görünmesi! öyle bile olsa profesörün zone dedikleri yeri patlatmak istediklerinde dünyadaki umudum her şeyim diye o bölgeyi tariflemesi…. yazarın onu tanrı gibi hissetmesi ve bomboş bir saçmalık için ugrastığını ifade etmesi… ve insaların bu dünyada bişi oldukları yada olamadıkları halleri sorgulayan bu sahneler oldukça manidar ve doluydu bence. çok büyük bir eleştiri vardı bu kısımda! bilim adamı yazar olarak yetişmiş insanların süpheyle bakmaları ve inanmamaları öyle olsa dahi bu işi bitirmek patlatmak istemeleri… inanmıyorsa insanlar neden yok etmek isterler. stalker için bir umutmuş evet merakları gtti çözüldü. stalker ın öğretmenim diye bahsettiği kişinin intiharı ile yazarın anlamamışsın sen hırsına yenik düşmedi aslında zone da bişi olmadığını fark etti dediği mevzuda aslında başka bir şeye atıftı. 

Her şey olabilir herkesin dediği doğru olabilir ama orada tek bir kişi var ki orada var olmaya çalışıyor. o bu şu olmak bişiler bulmak değil belki de sadece varolmayı hissetmeye çalışıyor stalker bunu nereden hissettim dersek yüz ifadesi olarak stalkerin filmin basından sonuna kadar olan sahnelerinde hep bir acı ve telaş varken tek huzurlu gözüktüğü sahne yürüyüşe cıkıyorum dediği an yere yatıp orayı hissettigi ve sonrasında çıçekler açmaya başlamış dediği repliğinde ki içindeki heyecanıydı. o sahneler dışında hep bir endişe telaş acı hissetmiştir stalker. 


Yazar stalkerın evet şimdi bir yüzyıl yaşayacaksın dediği sahnede yazarın cevabı da oldukça tanıdıktır ‘' neden sonsuza kadar değil?'' insan şikayet etse de acı çekse de hep yaşamak ister ve dahi hep daha iyisini ister. 

Akifin insan şiiri var okudukça okuyası gelir insanın yine hatırlattı vesselam ve tekrar okudum bir kısmını buraya aldım ama siz bi tekrar baştan sona okuyun, tavsiye ederim ; 

taharrîden usanmazsın, teâlîden teâlîye 
atıldıkça, atılsam şimdi, dersin, başkaâtîye! 
araştırmaktan usanmazsın, bir yükseklikten başka yüksekliğe çıktıkça,atılsam şimdi dersin başka bir geleceğe. 
senin en şanlı eyyâmında, en mes´ûdhâlinde 
bir istikbâl-i dûra-dûr vardır hep hayâlinde. 
senin en şanlı günlerinde, en mutlu hâlinde, 
daha uzak bir gelecek vardır hep hayâlinde. 

bütün esrâr-ı hilkatten haberdâr olmak istersin, 
bu gaybistân-ı hîçâ-hîçten kurtulmakistersin! 
yaratılışın bütün sırlarını bilmek istersin, 
bu hiçlerden ibaret gayb âleminden kurtulmak istersin! 

meâdın, mebdein, hâlin ki üç müdhiş muammâdır... 
durur edvâr-ı müstakbel gibi karşında hep hâzır. 
sonun, başlangıcın, bugünün ki üç müthiş bilmecedir... 
durur karşında gelecek devirler gibi hep hazır 

koşarsın bunların sevdâ-yı idrâkiyle durmazsın, 
hakîkatten velev bir şemme duymazsan oturmazsın 
koşarsın bunları anlamak sevdasıyla durmazsın, 
hakikatin kokusunu az da olsa almadan oturmazsın. 

serâir perde pûş-i zulmet olsun varsın isterse... 
düşürmez düştüğün yeldâ-yı hirmanrûhunu ye´se: 
sırlar karanlık bir perdeyle örtülmüş olsun isterse.... 
düşürmez uğradığın mahrumiyet gecesi ruhunu ümitsizliğe: 

emel, meş´al-keşin, bir reh-nümâhem-râhın olmuşken, 
tehâşî eylemezsin sîne-i deycûragirmekten. 
emel meş'alen, bir kılavuz da yoldaşın olmuşken, 
çekinmezsin karanlıkların içine dalıp girmekten 

gelip bir gün tecellî etse mâhiyyât-ımasnûat, 
taharrîden geçer, bir dem karâr eyler misin? heyhât! 
bir gün gelip ortaya çıksa yaratılmışların mahiyeti, araştırmayı bırakır, 
bir an durur musun? heyhât! 


Stalker ın eşinin sonda sözleri de oldukça manidar ; stalker için ebedi mahkum demiş; biliyorum ebedi mahkumdu acı çekecektik biliyordum ama gri umarsız ve öylecesine bir hayat yaşamaktansa mutlu olabilirdik! burada da bir arayış bir umut var . stalkerin arayışında eşininde aradığı bişiler var. 
aklıma gelmişken…. aradıkları odada telefon ve elektriğin olması da ilginçti ve dahi telefondan profesörün odanın yakınlarında oldugunu bildirmesi. bişilerin arayışında olan insanlar bir yandan da birilerine bildirme ihtiyacı hissediyorlar çok enteresan değil midir... kendı merakları kendı sorguları kendileriyle alakalı oysa ulaştım meramıma erdım dıyebilecekken arama ve söyleme isteği de çok tanıdık ve bir o kadar da garip geldi bana. 

İnsanlar neden bildirmek isterler ki... 

Yanlız kalmak istediğimde hem insanlardan kaçtığım hemde nedense telefonumu başımdan ayırmadıgımı farkettım yalnız kalmak isterken ınsan neden baskasına ihtiyac duyar ki? bu istek beni sinirlendiriyor kendime kızmama neden oluyor nedense... neyse... 

Ve yine fimin sonunda tutku dan bahsetmiş dahası arzu dan! bizdeki arzu bir hazken film ‘'arzunun acılı ve kasvetli çağrısı'' diye nitelendirerek bitirmiş filmi… 


25 Şubat 2013 Pazartesi

Tek kuş!




'' İnsan kendi kafesini taşıyan tek kuştur ''


http://www.myspace.com/video/vid/100452806#pm_cmp=vid_OEV_P_P


Benim filmi izlerken zihnimde oluşanlar şöyle;





Oldukça manidar her sn si lakin; başlangıçta ki her şeyden önce farkındalık! hususu oldukça önemli.
yani bişiler yapmak harakete geçmek için önce farkında olmak gerekiyor. yalnız farkındalığı sağlayan şeyin ne olduğu söylenmemiş filmde yani onun o an diğerine rağmen onu farketmesını saglayan seyi... filmin vermek ıstedıgı o değil zira olması da gerekmiyor. ucu açık bırakılmak istenmiş ve hatta nasıl sorusunu düşündürtmek istemiş bile olabilir. 

Neyse filmdeki başrolün hareketleri yabancı bir yere girmesi, sorgulamaya başlaması merakı, merakına yenik düşen insanıntedinginliği ve hatta çıktıgı terastan tekrar ıcerı kaçması ılk basta... davranısları bası olmasa dahi hissettirirmiş bizlere. 

Neyse onu demeyecektim ben aklıma gecen bız ve ıkbal kıtabından alıntı yaptıgım noktalar yani özgürlük kısmı geldi yani birileri özgr bırakınca değil sanki kendi özgürlüğü için çabalayıp kendi serbest bırakınca kuslara yakalanmadan salıverdı bilmem sacma bi baglantı ama aklıma o satırları getirdi yeniden; lakın bu noktada tam istenilen bu muydu bitti özgür derken; filmin son sahnesi bir başka manidar kısım...burayı nasıl açıklayabilir peki??





Bir üstadın buna mütaabık cevabıdır ve oldukça elzemdir söyledikleri buyurun;

Üstad, filmin ana teması herkesin anlayacağı üzre özgürlük üzerine konuşlandırılmış. fakat simgesel ve metaforik anlatımla bunu desteklemiş yönetmen cloude weiss. bu da fransız avangard üslubuyla alman dışavurumcu akımının bir meczi, sentezi gibi yapıyor filmi. bu tarza aşina biri olarak, bu biçimdel dilin bir kısa filme yedirilebilmesi balonun çıkması için feragat şarttır. aziz matta incili'nde hakikate giden kapının dar olduğu vurgulanır. andre gide'in bu anlatıdan esinlenip yazdığı dar kapı romanı da bu minval üzre hatırlanması gereken kaynaklardan biridir. herkesleşmekten kaçınmak için hiçleşmeyi göze almak gerekir. sistemin dönüştürücü ve illüzyona bürüyücü musluklarına dudak dayamamak, susuzluğu kabul manasına gelir. yenilgi yenilgi büyüyen zafer der buna sezai karakoç. yani bir nevi susuz da olsa kendin kal mottosu. işte o zaman kafes açılır ve kendinden geçtikçe kuşlar sana bir engel değil şerik olur. tıpkı attar'ım mantıkit tayr'ında simurg'a ulaşan kuşlar gibi.

balon bizim ruhumuzdur, varlığımızdır. ikisinin de yukarı çıkması tesadüfi değildir. zira ruh da balon gibi o en mütekamil noktaya çıkar ve sıkışır. yukarı çıktıkça ruh, aşağıda kalan beden sıkışır ve daralır. o yüzden bilmek ızdırabı arttırır. hakikatr kapı açmak isteyen, ateşler içinde yanmayı göze almalıdır. hatta patlamayı, infilak etmeyi. zelilce yaşamaktansa güzelce ölmeyi.

özgürlük, kolektif ruh patlamasıdır çünkü... 

ve altından hakkıyla kalkılması beni hayran bıraktı. oldukça takdir edilesi bir sanatsal devrim diyebilirim buna.

özgürlüğü öz'ün gürlemesi olarak ele alır ismet özel. tarihin ilk köle isyanının kahramanı olan spartaküs'ün hikayesi de bu minvalde değerlendirilebilir. pink floyd'un another brick in the wall klibi vardır, hatta youtube'da türkçe altyazılısı da vardır. izlemenizi isterim. eğitimin öğütücü ve tektipleştirici yanıyla insanları birer fabrikasyon ve robot olarak standardizasyona tabi tuttuğunu anlatır. sosis makinesinin üstünde akan şeritte öğrenciler vardır kızlı erkekli. hepsinin fiziksel özellikleri farklıdır ve banttan kaydırılarak makinenin üstündeki delikten düşürülürler. alt tarafa iner makine ve bunca farklı insanın aynı özellikte sosisler olarak makineden çıkartıldığınj görürüz. işte bu film, özgürlüğün bu dönüştürülücü temalı çıkmazını ele alır.

bravo, farkındalık. özgürlüğe(cüzi tabiki bu özgürlük, zira insan esaretini bildikçe özgürdür. demokrasi ya da liberalizm sınırsız özgürlüğü savunur. islam da özgürlüğü savunur fakat kendi çizdiği hudutlar dahilinde) gidilen yolda ilk uğranılması gereken duraktır farkındalık. bataklıkta herkesin battığı bir çağda yaşamaktayız ve gitgide batmaktayız. bu bataklıktan çıkmanın ilk yolu bataklıkta olduğunu ve batmaya yüz tuttuğunu farketmektir. çırpınmaya başlaması kolların, bu farka varışın ardından gerçekleşir.

filmdeki farka varış ve farkında oluşun altının kalın ve sarih puntolarla çizilmeyişinin sebebi, bu farkındalığın determinist yani sebebe dayalı bir şey olmadığı, aksine fıtri ve insanın kendisinde bulunan bir köz olduğunun anlatılmasından sadır olur. insan bu közü ya yakar ya da yakmaz, tüm mesele bu.

sinemazingo.com'da size okuttuğum bir yazı vardı. michelangelo antonioni'nin il desertı rosso(kızıl çöl) filmi üzerine. orada modern insan ile barbar insan arasındaki farka dikkat çektiğim satırlara ve kazancakis'in yeniden çarmıh geriliş kitabından alıntıladığım iki kuş üzerinden özgürlük hikayesi iktibasına tekrar göz atmanızı tavsiye ederim. 

---